Lem'alar Münâcat

Evet, dağlardaki taşların envâından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksâmından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi olan mâdeniyâtın ecnâsından ve dağları, sahrâları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiçbirisi yoktur ki, tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizâmıyla, hüsn-ü hilkatiyle, faideleriyle, husûsan mâdeniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap gibi, sureten birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet-i muhâlefetiyle ve bilhassa nebâtâtın basit bir topraktan, çeşit çeşit envâlarıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihayetsiz kadîr, nihayetsiz hakîm, nihayetsiz rahîm ve kerîm bir Sâniin vücub-u vücuduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasındaki vahdet-i idâre ve vahdet-i tedbîr ve menşe ve mesken ve hilkat ve sanatça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, o vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, dağların yüzünde ve karnındaki masnûlar, zeminin her tarafında, herbir nevi aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gàyet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir iş bir işe mâni olmadan, sâir nevler ile beraber karışık iken karıştırmaksızın îcadları, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder. Öyle de, zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlukların hadsiz hâcetlerini, hattâ mütenevvi hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını tatmin edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcar ve nebâtât ve mâdeniyâtla doldurmak ve muhtaçlara teshîr etmek cihetiyle, Senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihayetsiz vüs’atine delâlet; ve toprak tabakàtı içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu halde, bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla, hâcetlere göre ihzar edilmeleriyle, Senin her şeye taalluk eden ilminin ihâtasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümûlüne ve ilâçların ihzarâtı ve mâdenî maddelerin iddiharâtıyla, rubûbiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbirinin, mehâsinine ve inâyetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir sûrette işaret ve delâlet ederler.
Hem, bu dünya hanında misâfir yolcular için, koca dağlan levâzımâtlarına ve istikbâldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihazât ambarı ve hayata lüzumu olan çok defìnelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işaret, belki delâlet, belki şehâdet eder ki, bu kadar kerîm ve misafirperver ve bu kadar hakîm ve şefkatperver ve bu kadar kadîr ve rûbubiyetperver bir , elbette ve herhalde, çok sevdiği o misâfırleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsanâtının ebedî hazîneleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.
Ey Kàdir-i Küll-i Şey!
Dağlar ve içindeki mahlûklar Senin mülkünde ve Senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müdahhardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshîr eden Hàlıkını takdîs ve tesbih ederler.