Sözler Dokuzuncu Söz

Kâmil-i Mutlak ve Ganî-i Mutlak ve Rahîm, Kerîm olan Rabbü’l-Alemîni medh ü senâ etmek, hem -1- hitâbına terakkî etmek, yani küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, Ezel ve Ebed Sultanı olan -2-’e intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve ehemmiyetli bir vazifedar makamına girip, -3- demekle bütün mahlûkat nâmına, kâinatın cemaat-i kübrâsı ve cemiyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı Ona takdim etmek; hem, -4- demekle, istikbâl karanlığı içinde saadet-i ebediyeye giden nurânî yolu olan sırat-ı müstakîme hidâyeti istemek;
Hem, şimdi yatmış nebâtât, hayvanât gibi gizlenmiş güneşler, hüşyâr yıldızlar, birer nefer misillü emrine musahhar ve bu misafirhâne-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâlin kibriyâsını düşünüp, -5- deyip rükûa varmak;
Hem bütün mahlûkatın secde-i kübrâsını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkat gibi her senede, her asırdaki envâ-ı mevcudât, hattâ arz, hattâ dünya birer muntazam ordu, belki birer mutî nefer gibi, vazife-i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr-i -6- ile terhis edildiği zaman, yani, âlem-i gayba gönderildiği vakit, nihayet intizam ile zevâlde gurûb seccâdesinde, deyip secde ettikleri; hem emr-i ’den gelen bir sayha-i ihyâ ve ikaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup, kıyam edip kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık, onlara iktidâen o Rahmân-ı Zülkemâlin, o Rahîm-i Zülcemâlin bârgâh-ı huzurunda hayretâlûd bir muhabbet, bekàâlûd bir mahviyet, izzetâlûd bir tezellül içinde, deyip sücûda gitmek, yani, bir nevi Mi’raca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz ve leziz, ne kadar mâkul ve münâsip bir vazife, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakikat olduğunu elbette anladın.

1 Ancak Sana kulluk ederiz. (Fatihâ Sûresi: 5.)

2 O, hesab gününün sahibidir. (Fâtihâ Sûresi: 4.)

3 Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. (Fatihâ Sûresi: 5.)

4 Bizi doğru yola ilet. (Fatihâ Sûresi: 6.)

5 Allah en büyüktür, en yücedir.

6 "Ol!" der, oluverir. (Yâsin Sûresi: 82.)