Sözler Onuncu Söz

Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir, bir tâlimgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir mahkeme-i kübrâ bir saadet-i uzmâ gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen, bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri, teçhizâtları, düsturları, belki şu memleketteki bütün intizamâtı, hattâ hükümeti inkâr etmeye mecbur olursun. Ve bütün vâki’ olan icraatın vücudunu tekzib etmek lâzım gelir. O vakit, sana insan ve zîşuur denilmez; Sofestâîlerden daha akılsız olursun.
Sakın zannetme; tebdil-i memleket delilleri bu On İki Sûrete münhasırdır. Belki, had ve hesâba gelmez emâreler, deliller var ki; şu kararsız, mütegayyir memleket, zevâlsiz, müstekar bir memlekete tahvil edilecektir. Hem, had ve hesâba gelmez işaretler, alâmetler var ki; bu ahali, şu muvakkat misafirhânelerden alınacak, saltanatın makarr-ı dâimîsine gönderilecek.
Bâhusus, gel; sana On İki Sûret kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhan daha göstereceğim.
İşte gel, bak! Şu uzaktaki görünen cemaat-i azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi yâver-i ekrem bir tebligàtta bulunuyor; gidelim, dinleyelim. Bak, o parlak yâver-i ekrem, bak o yüksekte talik edilmiş ferman-ı âzamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki:
"Hazırlanınız; başka, dâimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı saltanatına gidip, merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız-eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz! Yoksa, isyan edip dinlemezseniz, müthiş zindanlara atılacaksınız" gibi tebligàtta bulunuyor. Sen de görüyorsun ki, o ferman-ı âzamda öyle i’câzkâr bir turra var ki, hiçbir vecihle kàbil-i taklid değil. Senin gibi sersemlerden başka herkes, o ferman padişahın fermanı olduğunu katî bilir. Ve o parlak yâver-i ekremde öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes o zâtı, padişahın pek doğru tercümân-ı evâmiri olduğunu yakînen anlar.
Acaba o yâver-i ekrem o ferman-ı âzamla beraber bütün kuvvetiyle dâvâ edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket meselesi, hiç kàbil midir ki, îtiraz kabul etsin? Evet, kàbil değil; illâ ki, bütün bu gördüğümüz herşeyi inkâr edesin.
Şimdi, ey arkadaş! Söz senindir, söyle. Ne diyorsan, de.
"Ben ne diyeceğim? Daha buna karşı birşey denebilir mi? Gündüz ortasında güneşe karşı söz söylenir mi? Yalnız, derim ki: ’Elhamdülillâh, yüz bin defa şükür olsun ki, vehim ve hevâ tahakkümünden, nefis ve heves esâretinden kurtulup, dâimî hapis ve zindandan halâs oldum. Ve inandım ki, bu karmakarışık, kararsız misafirhânelerden başka ve kurb-u şâhânede bir diyâr-ı saadet vardır; biz de ona namzediz.’"
İşte, haşir ve âhiretten kinâye ve ibâret olan şu hikâye-i temsîliye burada tamam oldu. Şimdi tevfîk-ı İlâhî ile hakikat-i ulyâya geçeceğiz. Geçmiş On İki Sûrete mukabil, on iki mütesânid Hakikat ile bir Mukaddime beyân edeceğiz.