Sözler Otuz Üçüncü Söz

Hem, nasıl cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gàyeler ve lüzûmlu faydalar ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni-i Hakîmin vücûbunu ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir; öyle de, zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki mâdenlerin ayrı ayrı hâsiyetleriyle beraber, ayrı ayrı maslahatlar için ihzâr ve iddiharları, dağ metânetinde bir kuvvetle yine o Sâni-i Hakîmin vücûb ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem, nasıl sahrâlarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni-i Hakîmin vücûbuna şehâdet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmûasıyla haşmet-i saltanatını ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir; öyle de, bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârâne mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem, nasıl bütün ecsâm-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârâne teveccühleri, herbiri ferden ferdâ yine o Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücuduna şehâdet ve vahdetine işaret eder ve heyet-i mecmûasıyla gayet büyük bir mikyasta ihâta-i kudretini ve şümûl-ü hikmetini ve cemâl-i san’atını ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir; öyle de, bütün hayvanî cesedlerde kemâl-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazât ile kemâl-i intizam ile teslîh etmek, türlü türlü hizmetlerde kemâl-i hikmetle göndermek, hayvanât adedince, belki cihazâtları sayısınca yine o Sâni-i Hakîmin vücûb-u vücuduna ve vahdetine şehâdet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmûasıyla gayet parlak bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
Hem, nasıl bütün kalblere, insan ise her nevi ulûm ve hakikatleri bildiren, hayvan ise her nevi hâcetlerinin tedârikini öğreten bütün ilhamât-ı gaybiye, bir Rabb-i Rahîmin vücudunu ihsâs eder ve rubûbiyetine işaret eder; öyle de, gözlere kâinat bostanındaki mânevî çiçekleri toplayan şuâât-ı ayniye gibi zâhirî ve bâtınî bütün duyguların ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o Sâni-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hàlık-ı Rahîm, o Rezzâk-ı Kerîmin vücûb-u vücudunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemâl-i rubûbiyetini güneş gibi gösterir.
İşte, şu yukarıda geçen on iki ayrı ayrı pencerelerden, on iki vecihten bir pencere-i âzam açılıyor ki, on iki renkli bir ziyâ-i hakikat ile Cenâb-ı Hakkın ehadiyetini ve vahdâniyetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.
İşte, ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medâr-ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve Güneş gibi parlak olan şu mâden-i nuru ne ile söndürebilirsin ve hangi perde-i gaflette saklayabilirsin?