Bediüzzaman Said Nursî’nin Emirdağ’ında kaldığı evin, çarşıdan
Ve şimdi doksan yaşına yaklaşan ve tebdil-i havaya çok muhtaç olan Üstad, arasıra Emirdağ’ına gelip ikametgâhı olan dershâne-i Nuriyede kalmaktadır.
Şimdilik Emirdağ hayatının ilk kısmı-ki, Afyon hapsine kadar olan safhası zikredilecek, bilâhere Afyon hapsini müteâkip tekrar Emirdağ’ındaki hayatı, hizmet-i Nuriyesi beyân edilecektir. Emirdağ’ındaki hayatı, evvelki hayatına nisbeten çok daha şâşaalıdır. Hem, musîbet ve ithamlara daha ziyâde hedef olmuş, dâimî tarassuda, hattâ imhâya mâıuz kalmıştır. Bununla beraber, Risâle-i Nur geniş dairede yayılmış, üniversite, memurlar ve ehl-i siyaset muhitinde okunmaya başlanmıştır.
Üstadın Emirdağ’ına nefyinden sonra aleyhinde pek insafsızca iftiralar yapıldığı ve çok geniş bir dairede yalanlarla isnadlara girişildiği münâsebetiyle ve Nurların hârika neşri dolayısıyla bir hakîkati, bu Mukaddemede beyân etmek lâzım geldi. Şöyle ki:
Bizim, Said Nursî’nin ayn-ı hakîkat olan ahvâl ve harekât ve hizmetinde görünen hârikaları beyân etmemizden muradımız, okuyucuların nazar-ı istiğrablarını celb edip-hâşa!-Bediüzzaman’ın şahsını insanlığın alkış tûfanına tutmak değil; belki, onun şahsını ve hizmetini insafsızca iftira ve yalanlarla lekedar etmek isteyen ve dolayısıyla Risâle-i Nur’un hizmet-i îmâniyesine set çekmeye çalışanların mukabilinde Risâle-i Nur’un nurlu, müessir ve saadetfeşân hizmetini belirtmek için Kur’ ân’ ın bir şâkirdi ve Hazret-i Peygamberin bir ümmeti ve Allah’ ın bir abdi olarak nâil olduğu ikramları zikrediyoruz. Din düşmanlarının bahanelerle taarruzunu ve insafsız hücumlarını red ve bir mâsumun mâsumiyetini beyân ediyoruz. Hattâ, diyebiliriz ki; tarihte Bediüzzaman gibi hilâf-ı hakîkat olarak düşünce ve mefkûre, hizmet ve gayesinin tam zıddında şiddetli itham ve isnadlara mâruz kalmış bir kimse yok gibidir. Panzehire zehir isnad etmek gibi, bu milleti ve gelecek nesilleri anarşîlikten, dinsizlikten, ahlâksızlıktan muhâfaza niyet ve harekâtına, sırf îmansızlıktan neş’et eden bir dalâlet dîvâneliğiyle vatana ihânet, gençliği irticâa sevk ve zehirlemek ithâmını yapmak, ne kadar acı ve ehl-i insafı ağlatacak elîm bir vaziyet olduğu bedihîdir.
Işte, Bediüzzaman bir değil, yüz değil, binler defa böyle hilâf-ı hakîkat ithamlara dûçar olmuş bir mâsumdur. Hizmetinde böyle olduğu gibi, husûsi ahvâl ve ahlâkı noktasında da ahlâk-ı hamîdenin en müstesnâ örneklerini yaşatmış, edeb ve iffetin en şâheser nümûnelerini nefsinde gösterebilmiş bir nezâhet ve hüsn-ü hulk âbidesidir. Hizmetini îfâ eden, dahilî ve hâricî hayat ve ef’âline âşinâ olan talebe ve hizmetkârları olan bizler, en yüksek sesimizle îlân ederiz ki:
Üstadın Kur’ân’dan alıp ehl-i îman ve insâniyetin istifadesine arz ettiği ulûm-u îmâniyedeki üstadlığı gibi, en ince muâmelât ve ahvâlinde ve husûsi hayatında da Kur’ân-ı Hakîmin hüsn-ü hulk olarak tarif ettiği ve yüksek bir velâyetin tereşşuhâtı olan âsâr ve dâimî yüksek bir huzur görünür. Her zaman için her haline nazar-ı dikkat ve ferâsetle bakan ehl-i kalb ve erbâb-ı fazîlet, onun kalb-i münevverinin bir