teşhislerle Müslümanların terakkî ve kemâlâtının esaslarını tesbit edip, üç yüz elli milyon Müslümanın saadetinin fecr-i sâdıkını haber veriyordu. Hem, Meşrûtiyet zamanında Meclis-i Mebusâna hitâbesi ve gazetelerdeki makaleleriyle, Kur’ân’ın kudsî kanun-u esâsîsinin vaz’ ve tatbikinin millet-i Islâmiyeye iki cihânın saadetini kazandırıp hakîki kemâlât ve terakkîye medâr olacağını haykırıyor ve bu efkârının Dîvân-ı Harb-i Örfîde de kahramanca müdâfaasını yapıyordu.
Işte bir nebze beyân edilen ahvâli ve hizmetleri delâletiyle bu hârika zât, âdetâ muhtelif istidat ve ayrı ayrı zekâ ve kabiliyetlerden müteşekkil bir cemaat mâhiyetinde idi. Islâmiyetin zuhurundan îtibaren bin üç yüz yıl içinde gelip geçen ve Islâmiyet şecere-i nûrâniyesinin çeşitli çiçek ve meyveleri olarak asırları tezyin eden umum ehl-i hak ve zekâvetin kemâlât ve güzelliklerine sahip olmuş, nişan ve formalarını takmış gibi idi. Sanki ulûm ve maarif-i Islâmiye bu zât vâsıtasıyla yeni baştan ihyâ ediliyordu.
Büyük Peygamberin ders ve irşâdıyla hakîkate ulaşan ve kemâlâtta terakkî eden ve her biri cemaat-i Islâmiyeden bir tâifeyi daire-i tenvir ve irşâdında yürüten kudsî üstadlar, âlim ve müçtehidler, ayrı ayrı meslek ve ilimlerine bu zâtı vâris tâyin etmişler gibi mâzinin bütün mehâsin ve meziyetlerini giyinerek asrımızda ortaya çıkan bu hârika-i zaman Said Nursî Hazretleri, böylece, Kur’ân nâmına Risâle-i Nur’la giriştiği dînî hizmet ve cihâd-ı mânevîsiyle, bir cemaatin, yüksek bir heyetin belki muazzam bir ordunun yapabileceği vazifeleri, küllî hizmetleri, izn-i Ilâhî ile yapmıştır. Islâmiyet nûrundan ve îman kardeşliğinden gelen bir kuvvet ve râbıta ile teşkil ettiği Nur Şâkirtleri şahs-ı mânevîsi, ehl-i dalâletin cemaatle hücumuna mukabil çıkmış, bu sfıretle mü’minlerin nokta-i istinâdı, kızıl tehlikenin bu vatanı istilâsına karşı Kur’ânî bir sed ve âlem-i Islâmın kahraman Türk milletine eskisi gibi muhabbet, uhuvvet ve ittifakının medârı olmuştur.
Evet, Said Nursî, gayet câmî bir istidâda mâlik bir zâttır. Bu istidatların hepsinde çok ileri gitmiştir. Cüz’ ile küllü, âfâkın en geniş dairesi ile enfüsî dairesini, meselâ zerre ile Samanyolunu beraberce dikkatle tetkik eder, onlardaki envâr-ı Tevhîdi görür, gösterir ve ispat eder. Bir yandan âlem-i Islâm ve insâniyete uzanan küllî hizmet-i îmâniye ile meşgul, bir yandan inzivâ hayatı geçirerek kalem-i kudretin mektubâtı olan fıtratın antika eserlerini, sanat-ı Ilâhiyenin mu’cizelerini temâşâ ve tefekkür ile kitâb-ı kâinatı mütâlâa eder ve böylece hergün bu müteaddit ulvî vazifeleri yaparak mârifet-i Ilâhiye ve huzurun nihayetsiz ezvâk ve envârında terakkî eder.
Işte bu hâlet-i rûhiye ve ahvâl-i kudsiye, Üstadın hayatının her safhasında müşâhede edildiği gibi, Emirdağinda geçirdiği hayatı da hep bu mezkûr mânâ ile doludur. Lâhikalardaki mektuplarda bir derece beyân edilmişse de nâkıstır. Bu Tarihçe’de, ancak denizden bir katrecik ile iktifâ edilmiştir.