Tarihçe-i Hayat Altıncı Kısım: Emirdağ Hayatı

Üstadın Emirdağ’daki Ikameti Sırasında
Onun ve Talebelerinin Yazdığı Mektuplardan Bir Kısım

Emirdağ’daki kardeşlerime,
Benim hakkımda evham edenlere deyiniz ki:
"Biz, hizmet ettiğimiz bu adamın yirmi senelik hayatının bütün mahrem ve gayr-i mahrem mektuplarını ve kitaplarını ve esrârını hükûmet şiddetli taharriyâtla elde etti. Dokuz ay, hem Isparta, hem Denizli, hem Ankara adliyeleri tetkikten sonra, birtek gün cezayı, birtek talebesine vermeyi mûcib bir madde-beş sandık kitaplarında ve evraklarında-bulunmadı ki; hem Ankara ehl-i vukùfu, hem Denizli Mahkemesi ittifakla berâetine kadar verdiler.
"Hem, bu zarûri işlerini ihtiyarlığına hürmeten gördüğümüz adam, mahkemece dâvâ etmiş ve bütün hazır arkadaşlarını şâhit gösterip, tasdik ettirmiş ki; yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vâli ve bir mebusundan başka hiçbir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımaya merak etmemiş. Ve üç senedir Harb-i Umûmiyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş. Ve intişar eden yüz otuz telifâtından, yirmi sene zarfında yüz bin adamın dikkatle okudukları halde, ne idareye, ne âsâyişe, ne vatana, ne millete hiçbir zararı, hükûmet görmemiş. Beş vilâyetin dikkatli zâbıtaları ve taharrî memurları ve mahkeme işiyle iştigal eden üç vilâyetin ve merkez-i hükûmetin dört adliyelerinin ağır ceza mahkemeleri en ufak bir suç bulmamış ki, tahliyelerine mecbur oldular. Eğer bu adamın dünya iştihâsı ve siyasete meyli olsaydı, hiç imkânı var mı ki, bir tereşşuhâtı ve emâreleri bulunmasın. Halbuki, mahkeme safahâtında hiçbir emâre bulamadılar ki, muannid bir müdde-i umûmi, mecbur olup, vukuât yerinde imkânâtı istimâl ederek, mükerreren iddiânâmesinde `Yapabilir’ demiş ve `Yapmış’ dememiş. `Yapabilir’ nerede, `Yapmış’ nerede? Hattâ, "Hem, bu zarûri işlerini ihtiyarlığına hürmeten gördüğümüz adam, mahkemece dâvâ etmiş ve bütün hazır arkadaşlarını şâhit gösterip, tasdik ettirmiş ki; yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vâli ve bir mebusundan başka hiçbir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımaya merak etmemiş. Ve üç senedir Harb-i Umûmiyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş. Ve intişar eden yüz otuz telifâtından, yirmi sene zarfında yüz bin adamın dikkatle okudukları halde, ne idareye, ne âsâyişe, ne vatana, ne millete hiçbir zararı, hükûmet görmemiş. Beş vilâyetin dikkatli zâbıtaları ve taharrî memurları ve mahkeme işiyle iştigal eden üç vilâyetin ve merkez-i hükûmetin dört adliyelerinin ağır ceza mahkemeleri en ufak bir suç bulmamış ki, tahliyelerine mecbur oldular. Eğer bu adamın dünya iştihâsı ve siyasete meyli olsaydı, hiç imkânı var mı ki, bir tereşşuhâtı ve emâreleri bulunmasın. Halbuki, mahkeme safahâtında hiçbir emâre bulamadılar ki, muannid bir müdde-i umûmi, mecbur olup, vukuât yerinde imkânâtı istimâl ederek, mükerreren iddiânâmesinde `Yapabilir’ demiş ve `Yapmış’ dememiş. `Yapabilir’ nerede, `Yapmış’ nerede? Hattâ, mahkemede Said ona demiş: `Herkes bir katli yapabilir, bu iddiânız ile herkesi ve sizi mahkemeye vermek lâzım geliyor...’
"Elhâsıl, ya bu adam tam dîvânedir ki, bu derece dehşetli umûr-u dünyaya karşı lâkayd kalıyor; veyahut bu vatanın ve bu milletin en büyük bir saadetine ihlâsla çalışmak için, hiçbir şeye tenezzül etmez ve ehemmiyet vermez. Öyle ise, bunu tâciz ve tazyik etmek, vatan ve millete ve âsâyişe bir nevî ihânettir. Ve onun hakkında bu çeşit evham etmek, bir dîvâneliktir."