Tarihçe-i Hayat Beşinci Kısım: Denizli Hayatı

Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Halıkımızdan sormamıza cevap veriyorlar.
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ ve nebâtî ve hayvânî üç yüz bin nevî haşrin ve neşrin nümûnelerini îcad eden bir kudret, Muhammed ve Mûsâ Aleyhimessalâtü Vesselâmların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman hayâlen karşı karşıya getirilip bakılsa, haşrin ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda"
HAŞIYE gösterdiği görülecek. Ve böyle bir kudretten haşr-i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem, mâdem nev-i beşerin en meşhurları olan yüz yirmi dört bin peygamberler ittifakla saadet-i ebediyeyi ve beka-i uhrevîyi Cenâb-ı Hakkın binler vaad ve ahdlerine istinâden îlân edip mu’cizeleriyle doğru olduklarını ispat ettikleri gibi, hadsiz ehl-i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakîkate imza basıyorlar; elbette o hakîkat güneş gibi zâhir olur. Şüphe eden dîvâne olur.
Evet, bir fende ve bir sanatta mütehassıs bir iki zâtın o fen ve o sanata âit hükümleri ve fikirleri, o fende ihtisası olmayan bin adamın-hattâ başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar-muhâlif fikirlerini hükümden iskat ettikleri gibi; bir meselede, meselâ, Ramazan hilâlini yevm-i şekte ispat etmek ve "Süt konservelerine benzeyen ceviz-i Hindî bahçesi ıûy-i zeminde var" diye dâvâ etmekte iki ispat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip dâvâyı kazanıyorlar. Çünkü, ispat eden, yalnız bir ceviz-i Hindîyi veyahut yerini gösterse, kolayca dâvâyı kazanır. Onu nefy ve inkâr eden bütün rûy-i zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını gösterınekle dâvâsını ispat edebildiği gibi; Cenneti ve dâr-ı saadeti ihbar ve ispat eden yalnız bir izini ve sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle dâvâyı kazandığı halde, onu inkâr ve nefyeden, bütün kâinatı ve ezelden ebede kadar bütün zamanları görmek ve göstermekle ancak inkânnı ve nefyini ispat etmekle dâvâyı kazanabilir. Bu ehemmiyetli sırdandır ki, husûsi bir yere bakmayan ve îmânî hakîkatler gibi umum kâinata bakan nefiyler, inkârlar-zâtında muhâl olmamak şartıyla-ispat edilmez, diye ehl-i tahkîk ittifak edip bir düstur-u esâsî kabul etmişler.
Işte bu katî hakîkate binâen, binler feylesofların muhâlif fikirleri, böyle îmânî meselelerde birtek muhbir-i sâdıka karşı hiçbir şüphe, hattâ hiçbir vesvese vermemek lâzım gelirken, yüz yirmi bin ispat edici ehl-i ihtisas ve muhbir-i sâdıkın ve hadsiz ve nihayetsiz müsbit ve mütehassıs ehl-i hakîkat ve eshâb-ı tahkîkin ittifak ettikleri erkân-ı îmâniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, mâneviyâttan uzaklaşmış,. körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şüpheye düşmek ne kadar ahmaklık ve dîvânelik olduğunu kıyas ediniz.
Hem mâdem, gözümüzle gündüz gibi hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet-i âmme ve bir hikmet-i şâmile ve bir inâyet-i dâime müşâhede ediyoruz. Ve dehşetli bir saltanat-ı Rubûbiyet ve dikkatli bir adâlet-i âliye ve izzetli icraat-ı

HAŞİYE
Sâbık herbir bahar, Kıyâmeti kopmuş, ölmüş ve karşısındaki bahar onun haşri hükmündedir.