zarar vermesin, bir hodfüruşluk manası olmasın" diyerek, birden atını döndürür ve arkadaşlarının yanına gelir.
HAŞİYE
Avcı hattında dolaşırken, vücuduna dört gülle isabet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve gönüllülerin cesareti kırılmaması için, sipere dahi girmemiştir. Hatta bunu işiten Vali Memduh Bey ve Kumandan Kel Ali, "Aman geri çekilsin!" diye haber gönderdikleri zaman, demiş:
"Bu kafirlerin güllesi beni öldürmeyecek..."
Hakîkaten, üç gülle ölecek yerine isabet ettiği halde, biri hançerini, diğeri tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar vermemiştir.
Geceleyin Vali ve Kumandan Kel Ali ve ahali kurtulduktan, gönüllüler ve askerler çekildikten sonra, bir kısım fedakar talebeleriyle Bitlis’te bakıye kalan bir kısım bîçareler için, kendilerini feda etmek fikriyle kaçmazlar. Sabahleyin düşmanın bir taburu ile müsademe ederler; arkadaşlarının çoğu şehit olur. Hatta yeğeni ve fedakar bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehit düştükten sonra, düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek acîb bir sûrette su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralı, hem ayağı kırık bir halde otuz üç saat su ve çamur içinde kalır. Tüfek ellerinde, o vaziyet-i müthişe içinde, üst kattaki odada düşman askeri ve zabitleri bulunduğu halde, kemal-i istirahat-i kalble ve ahalinin kurtulmasının sevinciyle sürûr içinde, beraberindeki arkadaşlarına teselli vererek der:
"Karşımıza ne vakit çoklukla düşman askerleri gelirse, o vakit silahlarımızı kullanacağız, kendimizi ucuza satmayacağız, bir-iki düşmana kurşun atmayacağız..."
Latîf bir inayet-i İlahiyedir ki, otuz üç saat, onlar Rus askerlerini gördükleri ve Ruslar da onları aradıklan halde bulamadılar. Bu esnada Bediüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedailere hitaben, "Arkadaşlar, durmayınız. Sizlere hakkımı helal ettim; beni bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışınız," demesi üzerine, fedakar ve kahraman talebeler, "Sizi bu halde bırakıp gidemeyiz; şehit olursak,
HAŞİYE
İşte, muharebenin şiddetli anında, hayat-memat meselesi vaktinde "Benim zahiren kahramanlık gibi görünen bu vaziyetim hakîki ihlasa aykırı olmasın?" diye düşünmesi, kemalat-ı insaniyenin bir misalidir, denilebilir. Meydan-ı harbde, düşman karşısında, gülleler içerisinde, talebelerine cesaret vermek için en elzem bir kahramanlığı fiilen göstermek emeliyle avcı hattında atını sağa sola döndürürken, bu sûretle cesaret-i îmaniye ve şehamet-i İslamiyeyi en ala bir derecede, bir kumandan manasıyla îfa ederken, rûhunda ve niyetinde en alî ve safì bir mertebe-i kemal olan sırr-ı ihlası kaçırmamayı ehemmiyetle düşünmesi ve dikkat kesilmesi, onun zahiren takdire şayan hizmet-i dîniyesi, fedakarane mücahedesi kadar, belki daha ziyade, rûhunun kemaline de delalet eder.
İşte, Molla Said bütün hayatının şehadetiyle gerçi beyne’i-İslam "Bediüzzaman", "Sahibüzzaman", "Fahrüddeveran", "Fatînülasır" ünvanlarıyla yad edilmiş; fakat bu, hiçbir zaman hakîkatsiz ve bir sözden ibaret değildir. Risale-i Nur ile yaptığı muazzam hizmet-i îmaniye ve Kur’aniyesi ve teşkil ettiği hamiyet-i dîniye ile serfiraz milyonlar fedakar talebelerin kudsî şahs-ı manevîsi, bir şahid-i sadık ve bir delil-i katidır.