diye, dostları arıyordu. Her ne ise... O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde, dergah-ı İlahîde zaaf ve aczim o kadar büyük bir şefaatçi ve vesile oldu ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilaf-ı me’mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesafede, tek başımla, Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaaf ve aczime binaen gelen inayet-i İlahiye ile harika bir sûrette kurtuldum. Ta Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki, bu sûrette kolaylıkla kurtulmak pek harika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları çok teshilat ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.
Fakat o Volga Nehri kenarındaki camideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki, bakıye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat-ı içtimaîsine karışmak artık yeter. Madem sonunda kabre yalnız gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim, demiştim.
Fakat, maattessüf, İstanbul’daki ciddî ve çok ahbap ve İstanbul’un şasaalı hayat-ı dünyeviyesi, husûsan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şan ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güya o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve İstanbul’un beyaz, şaşaalı gündüzü, o hayat gözümün beyaz parçası idi ki, ileriyi göremedi, yine yattı. Ta iki sene sonra Gavs-ı Geylanî, Fütûhü’l-Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.
• • •