Tarihçe-i Hayat Birinci Kısım: İlk Hayatı

İFADE-İ MERAM
Kur’an-ı Azîmüşşan, bütün zamanlarda gelıp geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben Arş-ı Aladan îrad edilen İlahî ve şümüllü bir nutuk ve umûmi ve Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan, bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pekçok fenleri ve ilimleri camîdir.
Bu îtibarla; zamanca, mekanca, ihtisasca daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karîhasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşana tefsir olamaz. Çünkü, Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i rûhiyelerine, maddiyatına ve camî bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert vakıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Maahaza, bir ferdin mesleği, meşrebi taassuptan halî olamaz ki, hakaik-ı Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Maahaza, ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez; meğer ki, bir nevî icmaın tasdîkına mazhar ola.
Binaenaleyh, Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir sûrette búlunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecellî eden hakîkatlerinin tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkîkatıyla bir tefsirin yapılması lazımdır. Nitekim, kanûnî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lazımdır ki, umûmi bir emniyeti ve cumhûru nasın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husûle gelsin; ve icma-ı millet, hücceti elde edebilsin.
Evet, Kur’an-ı Azîmüşşanın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nafiz bir içtihada malik ve bir velayet-i kamileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle telahuk-u efkarından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmekten ve hürriyet-i fikirle taassuptan azade olmakla tam ihlaslarından doğan dahî bir şahs-ı manevîde bulunur; ve o şahs-ı manevî, Kur’an’ı tefsir edebilir. Çünkü, "Cüzde bulunmayan, külde bulunur" kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar heyette bulunur.
Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kable’i-vuku kabîlinden, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arifesinde