Tarihçe-i Hayat Dördüncü Kısım: Kastamonu Hayatı

Evet, Eskişehir hapishanesinde, dehşetli bir zamanda, kudsî bir tesellîye pekçok muhtaç olduğumuz hengamda, manevî bir ihtarla, "Risale-i Nur’un makbuliyetine dair eski evliyalardan şahit gösteriyorsun. Halbuki, sırrıyla, en ziyade bu meselede söz sahibi Kur’an’dır.
Acaba Risale-i Nur’u Kur’an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" denildi. O acîb sual karşısında bulundum. Ben de Kur’an’dan istimdat eyledim. Birden, otuz üç ayetin mana-i sarîhinin teferruatı nevindeki tabakatından mana-i işarî tabakasında ve o mana-i işarî külliyetinde dahil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medar-ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunduğunu bir saat zarfında hissettim ve bir kısmını bir derece izahlı, bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatime hiçbir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de, ehl-i îmanın îmanını Risale-i Nur’la muhafaza niyetiyle, o katî kanaatimi yazdım ve has kardeşlerime, mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede, biz demiyoruz ki: "Ayetin mana-i sarîhi budur." Ta hocalar "Fîhi nazarun" desin. Hem dememişiz ki: "Mana-i işarînin külliyeti budur." Belki diyoruz ki: "Mana-i sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da, mana-i işari ve remzîdir. Ve o mana-i işarî de, bir küllîdir; her asırda cüz’iyatları var. Risale-i Nur dahi, bu asırda, o mana-i işarî tabakasının külliyetinde, bir ferdidir. Ve o ferdin, kasten bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema mabeyninde carî bir düstur-u cifrî ve riyazî ile, karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken; Kur’an’ın ayetini veya sarahatini değil incitmek, belki i’caz ve belagatına hizmet ediyor. Bu nevî işarat-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakîkatin nihayetsiz işarat-ı Kur’aniyeden had ve hesaba gelmeyen istihraçlarını inkar edemeyen, bunu da inkar etmemeli ve edemez."
Amma benim gibi ehemıniyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab ve istib’ad edip îtiraz eden zat, eğer buğday tanesi kadar bir çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halk eylemek, azamet ve kudret-i İlahiyeye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak, fakr-ı mutlakta ihtiyac-ı şedid zamanında böyle bir eserin zuhuru, "Vüs’at-i rahmet-i İlahiyeye delildir" demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mûterizleri, Risale-i Nur’un şerefi ve haysiyetiyle temin ediyorum ki, bu işaretler ve evliyanın îmalı haberleri, remizleri, beni daima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevk etmiş. Hiçbir dakika nefs-i emmareye medar-i fahr ve gurur olacak bir enaniyet ve benlik vermediğini, size bu yirmi senelik hayatımın göz önündeki tereşşuhatıyla ispat ediyorum. Evet, bu hakîkatle beraber; insan