Üstad, kırlara ilk önce yaya olarak çıkardı; sonra faytonla gezmeye başlamıştır. Ücretsiz birgün dahi arabaya bindiği görülmemiştir. Biz kendisine ancak masrafını idare edecek derecede fiatını söyler, "Bunun burada fiatı budur" derdik. Mutlaka bizim söylediğimizden fazlasını bize verir ve "Fiatını vermezsem olmaz. Nasıl mukabilini vermediğim bir lokma hediye beni hasta ediyor; bunun da ücretini vermeliyim ve vermeye mecburum" derdi.
Daha ziyâde bahar, yaz ve güz mevsiminde gezer, kışın da arasıra kıra çıkardı. Emirdağ’ının dört tarafı açıklıktır. Buralarda Nurların tashihine çalıştığı müteaddit dershâneleri vardır.
Emirdağ’ına yerleşmesinden îtibâren dâimî tarassud altında bulunduğundan ve kırlara çıktığı zaman da çok defa jandarma ve bekçilerle takip edilmesinden dolayı yalnız gezer, yalnız oturur, yalnız çalışırdı. Tâ 1947 senesine kadar böyle devam etti. Yalnız faytonunu idare eden bir talebesi, yolda refakat eder, oturduğu zaman yalnız başına kalırdı.
Kırlarda ekseriyetle tashihâtla meşgul oluyordu. Bir müddet el yazılarını tashihle vakit geçirirdi. Sonra, Isparta ve Inebolu’daki fedâkâr talebeleri, birer teksir makinesi elde ederek, Nur mecmualarını çoğaltmaya başladılar. Üstad, bundan sonra tashih için kendisine gelen mecmuaları tashihe başladı.
Üstad, Nurların yazılmasına, teksirine çok ehemmiyet verirdi. "Risâle-i Nur, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mu’cize-i Kur’âniyedir" deyip, Nura âit hizmeti, zamanın en büyük meselesi olarak kabul eder, bu ehemmiyetle davranırdı.
Üstad, süratli bir yazıya ve hüsn-ü hatta mâlik olmadığı için, Risâle-i Nur’un makbul, bereketli ve nurlu her günkü hizmetine, o da tashihâtla iştirak ederdi. Saatlerce çalışır, yorulmak nedir bilmezdi. Nur hizmetlerinin îfâsı, Üstad için mânevî bir gıdâ hükmünde idi. Bilhassa şiddetli hastalıklı zamanında dahi çalışması görülüyordu. Hayat-ı içtimâiyeden çekilmiş olup, kimse ile görüşmez; muhâbereden de menedildiğinden, insanların cemaatlerinden gelen ünsiyet ve tesellîden ínahrum idi. Fakat, o, bu yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşmuştu. Rahmet-i Ilâhiye ona Nurları ihsan etmişti. Evlâd ü ıyâl, mal, mülk, hiçbir şey ve yeryüzünde taht-ı temellükünde bir karış yeri yoktu; yalnız bir Risâle-i Nur’u vardı. Herşeyi o idi. Sevinci, medâr-ı tesellîsi o idi. Bütün istidatları ile Nurlara müteveccih idi. Fıtri vazifesini, Nurların ders ve taallümü ile insanlara neşri biliyordu.
Üstadın sözlerindeki halâvet ve hitâbındaki belâgat fevkalâdedir. Gezinti esnâsında, rastladığı insanlar arasında her sınıf halk bulunduğu gibi, bilhassa dağlarda, kırlarda, ormanlarda ziraat ve. ticaretle uğraşan halktan pek çoklarıyla görüşmüş ve sohbet etmiştir.Üstadın geniş, küllî hizmet-i Kur’âniyesinden sarf-ı nazar, faraza, bütün meşgalesi ve hizmeti eğer sohbetine ve görüştüğü insanlara olan ders vé irşâdına münhasır olsa dahi, yine emsâlsiz denecek kadar büyük ve müessir bir