Tarihçe-i Hayat Altıncı Kısım: Emirdağ Hayatı

hizmettir. Kendilerinin bu sahadaki hizmetleri, çok muazzamdır. Barla’da bulunduğu müddetçe talebeliğine, kardeşliğe ve âhiret hemşireliğine kabul ettiği erkek ve kadınlar gibi, Emirdağ’ı ve civar köylerde de pekçok âhiret hemşireleri, talebeleri ve kardeşleri vardı. Bilhassa mâsum çocuklarla alâkadarlığı pek ziyâdedir.
Üstadın iffet ve istikametteki hudutsuzluğu, bilmüşâhede sabittir ve inkârı gayr-i kabildir. Hayatı boyunca, hanımlarla konuşmaktan, nazarıyla dahi meşgul olmaktan şiddetle içtinâb etmiştir. Bir mektubundan anlaşıldığı gibi, .gençliğinde dahi iffet ve istikametin zirve-i müntehâsında olduğu, onu yakından tanıyan ve hayatına âşina olanların müşâhedeleriyle sabittir.
Bütün ahali, Üstadın nümûne-i imtisâl iffet ve istikametini görerek, kendisine uhrevî ve mânevî alâkadarlık gösterirlerdi. Üstad, âhiret hemşireliğine kabul ettiği hanımlara ve mânevî evlât ve talebeleri addettiği mâsum çocuklara çok duâ ederdi. Kadınların şefkat kahramanı olduğunu, bu zamanda Islâm terbiyesi dairesinde hareket etmenin elzem olduğunu, yetişen mâsum evlâtlarının uhrevî hayatlarından mes’ul ve eğer dindar yetiştirebilirlerse hissedar bulunduklarını, kendisinin çok hasta ve perişan olup duâ etmelerini istediğini, ihtiyar hanımlara duâ ettiğini, genç hanımlardan da namazını kılanlara duâ edip âhiret hemşiresi kabul edeceğini kısaca söylerdi. Ve zâten fazla konuşmazdı. Mübârek tâife-i nisâ, Said Nursî’nin yüksek bir ehl-i hak ve hakîkat olduğunu, kalblerinin saffetiyle hissederlerdi.
Üstadın mâsum çocuklarla sohbet ve muhâveresi ise, çok ibretli ve saadetlidir. Emirdağ’ı ve civan köylerinde, yanına gelen mâsumlara, büyükler gibi ehemmiyet verip, kalben onlara müteveccih olurdu. "Evlâtlarım, siz mâsumsunuz, daha günahınız yoktur. Ben çok hastayım, bana duâ ediniz, sizin duânız makbuldür. Ben sizi mânevî evlâtlanm ve talebelerim olarak duâma dahil ettim" derdi. O çocuklar, gözlerinden akan muhabbet nurlarıyla Üstadı selâmlarlar; Üstad, gafil büyüklerden ziyâde, onlara samîmi ve ciddî selâm ederdi. Ve "Bunlar istikbâlin Nur Talebeleridir. Bana olan bu alâka ve teveccühlerinin sebebi ise, mâsum ruhları hissediyor ki, Risâle-i Nur onların imdâdına gelmiş. Ben de o Nurun bir tercümanı olmam hasebiyle, gayr-i ihtiyârî, bu fedâkârâne muhabbet ve alâkayı gösteriyorlar" derdi.
Üstad, yanına gelen gençlere de dâimâ Nur derslerini okumalarını, zamanın ahlâksızlık tehlikelerinden sakınmalarının büyük menfaat ve saadetini onlara telkin ederek, namaz kılmalarının lüzumunu ihtar ederdi. Bu tarzdaki dersinden, belki binlerce gençler intibâha gelmişlerdir.
Yine kırlarda ve yollarda rastladığı memur ve işçilere, herbirisine münâsip ders verir, namaz kılmalarının ehemmiyetini söyler ve o zaman dünyevî meşgalelerinin âhiret hesâbına geçeceğini telkin ederdi. Bilhassa bu nevî dersi, "Din, terakkîye mânîdir" diyenlerin fikirlerinin ancak birer hezeyan olduğunu gösterir. Bilâkis hem o insan için, hem vatan ve millet için îman nurúna mazhar olmak, maddî-mânevî saadet ve terakkîyi temin eder. Namazını kılıp istikametle hareket ettiği takdirde