imtizaç edemediğim cihetini vesîle edip, münâsip bir yere naklime, Denizli Mahkemesini ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vâsıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim yapamadığım için, benden, bana daha ziyâde alâkadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahane ile beni alsınlar.
Said Nursî
Azîz, sıddîk, sebatkâr, muhlis kardeşlerim,
Hem maddî, hem mânevî, hem nefsim, hem benimle temas edenler gayet ehemmiyetli benden suâl ediyorlar ki: "Neden herkese muhâlif olarak-hiç kimsenin yapmadığı gibi-sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun, istiğnâ gösteriyorsun ve herkes müştak ve tâlip olduğu ve Risâle-i Nur’un intişânna, fütahâtına çok hizmet edeceğine o Risâle-i Nur şâkirtlerinin hasları müttefik oldukları ve senden kabul ettikleri büyük makamları kabul etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?"
Elcevap:
Bu zamanda ehl-i îman öyle bir hakîkate muhtaçtırlar ki; kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbî ve basamak olamaz ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez ve hiçbir şüphe ve felsefe onu mağlûp edemez bir tarzda îman hakîkatlerini ders versin, umum ehl-i îmânın bin seneden beri terâküm etmiş dalâletlerin hücumuna karşı îmanları muhâfaza edilsin.
Işte bu nokta içindir ki, dahilî ve hâricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risâle-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbî olmuyor; tâ avâm-ı ehl-i îmânın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bâzı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bâkiyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakîkati, hücum eden şüpheleri ve tereddütleri izâle eylesin.
Ammâ, mânevî ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i hakìkatin istedikleri nurânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlâsınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen reddedilmeyecek derecede senetler, hüccetler bulunduğu halde, sen değil tevâzu ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatınnı kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun."
Elcevap:
Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de, ehl-i îmânın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhâfaza etmek için, lüzûm olsa-hem lüzum var-kendim, değil yalnız lâyık