Kur’an-ı Hakîm belagat cihetinde derece-i i’cazda olduğu nevinden değildir. Çünkü, i’caz-ı Kur’an’da, kudret-i beşer o yolda giderek, o dereceye yetişemiyor. Şu keramet-i i’caziye ise, kudret-i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor.
HAŞİYE
·Üçüncü Nükte:
İşaret-i hassa, işaret-i amme münasebetiyle bir sırr-ı dakîk-ı Rubûbiyet ve Rahmaniyete işaret edeceğiz:
Bir kardeşimin güzel bir sözü var; o sözü, bu meseleye mevzu edeceğim. Sözü de şudur ki: Birgün güzel bir tevafukatı ona gösterdim; dedi: "Güzel! Zaten her hakîkat güzeldir. Fakat bu sözlerdeki tevafukat ve muvaffakiyat daha güzeldir." Ben de dedim: "Evet, herşey ya hakîkaten güzeldir, ya bizzat güzeldir, veya neticeleri îtibariyle güzeldir. Ve bu güzellik, Rubûbiyet-i ammeye ve şümûl-ü rahmete ve tecellî-i ammeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakıyetteki işaret-i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, Rahmet-i hassaya ve Rubûbiyet-i hassaya ve tecellî-i hassaya bakar bir sûrettedir." Bunu bir temsil ile fehme takrîb edeceğiz. Şöyle ki:
Bir padişahın umûmi saltanatı ve kanunu ile, merhamet-i şahanesi umum efrad-ı millete teşmil edilebilir. Her fert, doğrudan doğruya o padişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O sûret-i umûmiyede, efradın çok münasebat-ı husûsiyesi vardır. İkinci cihet, padişahın ihsanat-ı husûsiyesidir ve evamir-i hassasıdır ki, umûmi kanunun fevkınde, bir ferde ihsan eder, iltifat eder, emir verir.
İşte bu temsil gibi; Zat-ı Vacibü’i-Vücud ve Halık-ı Hakîm ve Rahîm’in umûmi Rubûbiyet ve şümûl-ü rahmeti noktasında herşey hissedardır. Her şeyin hissesine isabet eden cihette, husûsi Onunla münasebettardır. Hem kudret ve irade ilm-i muhîtiyle herşeye tasarrufatı, herşeyin en cüz’î işlerine müdahalesi, Rubûbiyeti vardır. Herşey, her şe’ninde Ona muhtaçtır; Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o daire-i tasarruf-u Rubûbiyetinde saklansın ve tesir sahibi olup müdahale etsin; ve ne de tesadüfün hakkı var ki, o hassas mîzan-ı hikmet dairesindeki işlerine karışsın. Risalelerde, yirmi yerde, katî hüccetlerle tesadüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur’an kılıncıyla îdam etmişiz, müdahalelerini muhal göstermişiz. Fakat, Rubûbiyet-i ammedeki daire-i esbab-ı zahiriyede, ehl-i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesadüf namını vermişler. Ve hikmetleri ihata edilmeyen bazı ef’al-i İlahiyenin kanunlarını-tabiat perdesi altında gizlenmiş-görememişler, tabiata müracaat etmişler.
İkincisi, husûsî Rubûbiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmanîsidir ki, umûmi kanunların tazyîkatı altında tahammül edemeyen fertlerin imdadına Rahmanürrahîm isimleri imdada yetişirler, husûsi bir sûrette muavenet ederler, o tazyîkattan
HAŞİYE
On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretinde; bir nüshada, bir sahifede dokuz "Kur’an" tevafuk sûretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmuunda Muhammed lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz "Kur’an" tevafukla beraber, mecmuunda "Lafzullah" çıktı. Tevafukatta böyle bedi’ şeyler çok var.
Bu haşiyenin mealini gözümüzle gördük.
Bekir, Tevfik, Süleyman, Galib, Said.