Tarihçe-i Hayat Sekizinci Kısım: Isparta Hayatı

Bediüzzaman’ı Zehirlediler
Bundan yedi sene önce, kanunların çiğnendiği, beşer haklarının çarmıha gerildiği, hürriyetlerin hiçe sayıldığı, şahsî arzu ve ihtirasâtın kanunlardan üstün tutulduğu bir devr-i rezilânede, Afyon vilâyetinin Emirdağ kazâsına seksenlik bir ihtiyar, bir din âlimi sürülüyor. Nüfus kütüğüne kaydettirilip burada ikamete mecbur ediliyor. Tek gayesi, Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmını tebliğ, insanları doğruya, iyiye ve nâmusluluğa sevk etmek olan bir fikir adamı, nefyediliyor. Her cephesinde kan döktüğü kendi öz yurdunda, engizisyon mahkemelerin dahi insanoğluna revâ görmeyeceği zulme, işkencelere tâbî tutuluyor. Sakalına, bıyığına, kılık kıyafetine karışılıyor; jandarma dipçikleri altında ölüme mahkûm ediliyor.
Sürgün olarak gönderildiği yerde dahi rahat bırakılmıyor. Ecdâdından misâfirperverliği, ihtiyarların, garip ve kimsesizlerin yardımına koşmayı mîras alan her Türk gibi, bu kazâ halkı da, ilmî eserleriyle, ef’al ve hareketleriyle müsellem olan bu zâtın yardımına koşmayı vicdânî bir vazife telâkkî ediyor.
Islâmın ve ilmin izzet ü vakarını şerefle muhâfaza etmesini bilen ve aslâ dünya zevkleri için mihnet kabul etmeyen bu şahsın, siyasî hiçbir parti ve teşekkülle de katiyen alâkası yoktur.
Türkiye’de îman ve karakter sahibi her fikir adamına yapıldığı gibi, bu kimsenin muhtelif defalar evi aranmış, mahkemelere verilmiş, bütün eserleri, mektupları en ufak teferruâtına varıncaya kadar müsâdere edilerek suçsuz yere hapishânelerde süründürülmüştür.
Evet, suçsuz yere diyoruz. Çünkü, vâli ve kaymakamından tutunuz da, karakoldaki jandarmasına varıncaya kadar Üstada ezâ ve cefâ etmek, hapishânelerde süründürmek bir vesîle-i iftihar; şefin gözüne girebilmek, terfî-i makam edebilmek gibi süflî hırslarla yanıp kavrulanlar için ise, bulunmaz bir fırsat olmuştur.
Bu zulüm, bu işkencenin sebeplerini, o devrin dîne karşı olan temâyülünde, vicdan hürriyetine ve Islâmiyete yaptığı baskıda aramak lâzımdır. Bu halin, o devirde hiç de acayip olan bir tarafı yoktur. Zîrâ, o devirde, memlekette dinsiz, materyalist, behimî hislerinin zebûnu köle ruhlu bir nesil yetiştirilmek istenirken, bu zâtın kendi hayatını istihkâr derecesinde ortaya atılıp hürriyetle, ahlâkla, îmanla meşbû, hayvânî hislerin esiri olmayan bir gençlik istemesi ve bu uğurda çalışması, elbette hoş görülmezdi. Millet haklarını çiğneyip, milyonların sırtından ahtapotlar gibi geçinmeyi şiâr edinenler için korkulacak bir haldir bu. Tâkipler, baskılar senelerce devam etti. Onunla konuşanların, mektuplaşanların, hizmetine koşanların