Tarihçe-i Hayat Sekizinci Kısım: Isparta Hayatı

Bu derûnî hisler ve ilhamlar, beni hayretler içinde bıraktı. Herkes hoşlandığı mânevî makamâtı ve uhrevî saadetleri a’mâl-i sâliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak, herkesin meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde, ben rûhen ve kalben bu ahvâlden men ediliyordum. Rızâ-yı Ilâhîden başka, fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız îmâna hizmet husûsu bana gösterildi. Çünkü, bu zamanda, hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-ı îmâniyeyi fıtrî ubûdiyetle bilmeyenlere, bilme ihtiyacında olanlara tesirli bir sûrette bildirmek, bu keşmekeş dünyasında îmânı kurtaracak ve muannidlere katî kanaat verecek bu tarzda-yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda-bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın; herkese katî kanaat verebilsin.
Bu kanaat da, bu zamanda, bu şerâit dahilinde, dînin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî birşeye âlet edilmediğini bilmekle husûle gelebilir. Yoksa, komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük mânevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izâle edemez. Çünkü, îmâna girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki, "O şahıs, dehâsıyla, hârika makamıyla bizi kandırdı." Böyle der ve içinde şüphesi kalır.
Allah’a binlerce şükür olsun ki, yirmi sekiz senedir dîni siyâsete âlet ittihâmı altında, Kader-i Ilâhî ihtiyârım haricinde dîni hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adâlet olarak beni tokatlıyor, îkaz ediyor. "Sakın," diyor, "îman hakîkatini kendi şahsına âlet yapma. Tâ ki, îmâna muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakîkat konuşuyor. Nefsin evhâmı, şeytanın desîseleri kalmasın, sussun."
Işte Nur Risâlelerinin, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi, gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka birşey değil. Risâle-i Nur’un bahsettiği hakîkatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha beliğâne neşrettikleri halde, yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücâdelede, bu kadar ağır şerâit altında, Risâle-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakîkattir, hakîkat-i îmâniyedir.
Mâdem ki, nûr-u hakîkat, îmâna muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar, mâruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helâl ettim.
Âdil kadere de derim ki: Ben, senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa, herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî, mânevî füyüzât hislerimi fedâ etmeseydim îman hizmetinde bu büyük ve