Tarihçe-i Hayat Sekizinci Kısım: Isparta Hayatı

"Risâle-i Nur Talebeleri başkalarına benzemez, onlarla uğraşılmaz, onlar mağlûp olmazlar. Risâle-i Nur, Kur’ân’ın malıdır; Kur’ân-ı Hakîm’den süzülmüştür. Kur’ân ise, Arşı ferşle bağlayan bir zincir-i nûrânîdir... Kimin haddi var ki, buna el uzatsın. Risâle-i Nur, bu Anadolu’nun sînesine yerleşmiştir; hiçbir kuvvet onu söküp atamayacaktır."
Meşhur ve hârikulâde bir eser olan Âyetü’l-Kübrâ risâlesinden:
"Risâle-i Nur, yalnız cüz’î bir tahribâtı ve bir küçük hâneyi tâmir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve Islâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kal’ayı tâmir ediyor. Ve yalnız husûsi bir kalbi ve has bir vicdânı ıslâha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedârik ve terâküm eden müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umûmiyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umûmun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan Islâmî esasların ve cereyanların veşeâirlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdân-ı umûmiyeyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmânın ilâçlârıyla tedâvi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve binler tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. Işte bu zamanda, Kur’ân-ı Mücizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevîsinden çıkan Risâle-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişâfâta medâr olmuştur ve olmaktadır."
Azîz kardeşlerimiz,
Yüzlerce ulemânın susturulduğu ve dînî neşriyatın yaptırılmadığı ve Kur’ân’ın hakîkatlerini beyân ve tebliğ etmeye dînen muvazzaf oldukları halde cebren yaptırılmadığı ve din adamlarının imhâ edilmesi gibi dehşetli ve tarihin görmediği bir hengâmda, Kur’ân ve îman ve Islâmiyeti yıkmak plânlarının tatbik edildiği en müthiş bir devirde ve küfr-ü mutlakın ve dinsizliğin en azgın bir zamanında, Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân ve îman ve Islâmiyetin fedâkâr ve pervâsız bir müdâfü ve muhâfızı olarak cihad-ı diniye meydanında yegâne şahıs olarak görülmüştür. Evet, Bediüzzaman, devletlere, milletlere mukabil, değil yalnız bir yerdeki Firavunlara, bütün Avrupa dinsizliğine karşı tek başıyla meydan okumuş ve okuyor. Ve Kur’ân hakîkatlerini eşedd-i zulüm ve istibdâd-ı mutlak içerisinde neşrediyor.
"Vazifemiz çalışmaktır. Bizi galip etmek, mağlûp etmek, muvaffak etmek ve Nurları kabul ettirmek Cenâb-ı Hakka âittir. Biz, vazife-i Ilâhiyeye karışmayız" demiş ve tarihte misline rastlanmayan zulüm ve işkenceler içerisinde çok zâlimâne muâmeleler görmüş ve kapısında jandarma ve polis bekletilmek sûretiyle Cuma namazına dahi gitmekten menedilmiş ve bütün bu tarihi fâciaları kapatmak ve kimseye işittirmemek için de sıkı bir takyîdât altına alınmıştır.
Işte, böyle ağır şartlar içerisinde Risâle-i Nur’u Hazret-i Üstadımız inâyet-i Ilâhiye ile telif edip, ekserîsini Kur’ân harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir. Böylelikle-aynı zamanda-Kur’ân hattını da muhâfaza etmiş ve yüz binlerle Müslüman Türk gençleri Risâle-i Nur’u okuyabilmek için mukaddes kitabımız