Tarihçe-i Hayat Sekizinci Kısım: Isparta Hayatı

olan Kur’ân’ın yazısını öğrenmek nîmet ve şerefine nâil olmuşlardır. Üstadımız, mâlik olduğu kuvvet-i îman ve ihlâs-ı tâmme ile hakaik-ı Kur’âniye ve îmâniyeyi avâm ve havas talebelerinin umûmunun istifade edebileceği ve asrın anlayışına uygun yep yeni bir tarz-ı beyânla ifade ve izhar etmiştir. Böylece Risâle-i Nur gibi tap taze ve parlak ve yüksek bir tefsir-i Kur’ânîyi inâyet-i Hakla meydana getirmiştir.
Bu hârikulâde eserlerdir ki, bu vatan ve milleti dinsizlik ve komünistlikten muhâfaza etmiştir. Hem, şeâir-i Islâmiyenin cebren kaldırıldığı ceberût devrinde, dünya hatırı için kendini mecbur zannederek o kudsî şeâirden fedâkârlık yapanların ve din zararına hareket edenlerin ve Islâmiyete muhâlif fetvâlara ve bid’ alara mecbur edilenlerin çokluğu zamanında Bediüzzaman, ne lisân-ı hâlinde, ne lisân-ı kalinde ve ne de fiiliyâtında o kadar zulümler çektiği ve îdamlarla tehdit edildiği halde, en küçük bir değişiklik bile yapmamıştır. Bilâkis, "Ecel birdir, tagayyür etmez... Ölüm, bu âlem-i fenâdan âlem-i bekaya ve âlem-i nûra gitmek için bir terhistir" deyip, mücâdeleye atılmış; bid’aları tanıtan ve durduran ve şeâir-i Islâmiyeyi muhâfaza eden ve Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ eden eserleri perde altında otuz seneden beri neşretmiş ve muhitinde, âdetâ Devr-i Saadetin bir cilvesini yaşatmıştır. Bir Sünnet-i Seniyyeye muhâlif hareket etmemek için, işkenceli bir inzivâyı ihtiyâr etmiştir. Otuz seneden beri milyonlara hükmeden dinsiz ve emsâlsiz bir istibdâd-ı mutlak, Bediüzzaman’ı hiçbir cihetten hiçbir vakit hükmü altına alamamış, bilâkis zâlim müstebitler ona mağlûp olmuşlardır.
Risâle-i Nur, taklidî îmânı tahkîkî îmâna çevirip-îmânı kuvvetlendirip-iki cihânın saadetini kazandırıp, hüsn-ü hâtimeyi netice verir. En büyük dinsiz feylesofları da ilzam etmiştir. Risâle-i Nur’un bir husûsiyeti de şudur ki: Diğer mütekellimîne muhâlif olarak, ehl-i dalâletin menfìliklerini zikretmeden, yalnız müsbeti ders vererek, yara yapmaksızın tedâvi etmesidir. Bu îtibarla bu zamanda Risâle-i Nur, vehim ve vesveseleri mahvediyor, akla gelen suâlleri, istifhamları, nefsi ilzam, kalbi iknâ ederek cevaplandırıyor. Risâle-i Nur, hem aklı, hem kalbi tenvir eder, nurlandırır, hem nefsi musahhar eder. Bunun içindir ki, yalnız akılla giden ehl-i mektep ve ehl-i felsefe ve kalb yoluyla giden ehl-i tasavvuf, Risâle-i Nur’a sarılıyorlar. Ve ehl-i mektep ve felsefe anlıyorlar ki, hakîki münevverlik, akıl ve kalb nûrunun mezciyle kabildir. Yalnız akılla gitmek, aklı göze indiriyor. Bu hal ise, bir kanadı kırık olanın mahkûm olduğu sukùtu netice veriyor. Ihlâslı, hâlis ehl-i tasavvuf idrâk ediyor ki, demek zaman eski zaman değildir; böyle bir zamanda, hem kalb ile, hem akıl ile bizi hakîkat yolunda götürecek ve hakîkate vâsıl edecek Kur’ânî bir yol lâzımdır ki, biz zülcenâheyn olabilelim.
HAŞIYE Intibâha gelmiş olan

HAŞİYE
Yetmiş-seksen senelik bir seyr-i sülûkla kutbiyete ve gavsiyete erişen pek ender zâtların bir noktaya kadar gidip "Burası müntehâdır, ilersine gidìlmez" dedikleri mertebeleri, Bediüzzaman, Kur’ân’dan bulduğu bir yolla, ilimle daha ilerisine gittiğini, Arabî Mesnevî-i Nûriye mecmuasım mütâlâa eden zâtlar söylüyorlar. Büyük bir şâheser olan bu Arabî eseri mütâlâa eden o müdakkik ehl-i ilim, "Bu eserdeki çok derin ve pek ince ve gayet derecede yüksek hakîkatlerden ne kadar istifade edebilsek bize kârdır" diyorlar.