Saniyen: Yüz bin defa haşa! İştigal ettiğimiz ulûm-u îmaniye, rıza-i İlahiyeden başka hiçbirşeye alet olamaz. Evet, güneş kamere peyk ve tabî olmadığı gibi; saadet-i ebediyenin nûranî ve kudsî anahtarı ve hayat-ı uhreviyenin bir güneşi olan îman dahi, hayat-ı içtimaiyenin aleti olamaz. Evet, bu kainatın en muazzam meselesi ve şu hilkat-i alemin en büyük muamması olan sırr-ı îmandan daha ehemmiyetli bir mesele-i kainat yoktur ki, bu mesele-i sırr-ı îman ona alet olsun.
Ey heyet-i hakime! Eğer bu işkenceli tevkifim, yalnız hayat-ı dünyeviyeme ve şahsıma ait olsa idi, emîn olunuz ki, on seneden beri sükût ettiğim gibi yine sükût edecektim. Fakat, tevkifim çokların hayat-ı ebediyelerine ve muazzam tılsım-ı kainatın keşfini tefsir eden Risale-i Nur’a ait olduğundan, yüz başım olsa ve her gün biri kesilse, bu sırr-ı azîmden vazgeçmeyeceğim. Ve sizin elinizden kurtulsam, elbette ecel pençesinden kurtulamayacağım. Ben ihtiyarım, kabir kapısındayım. İşte o müthiş tılsım-ı kainat keşşafı olan Kur’an-ı Hakîmin o muazzam keşfini göze gösterir bir sûrette tefsir eden Risale-i Nur’un o tılsıma ait yüzer meselelerinden, bu herkesin başına gelecek olan ecele ve kabre ait yalnız bu sırr-ı îmana bakınız ki:
Acaba, bu dünyanın bütün muazzam mesail-i siyasiyesi, ölüme, ecele inanan bir adama daha büyük olabilir mi ki, bunu ona alet etsin? Çünkü, vakit muayyen olmadığından, her vakit baş kesebilen ecel, ya îdam-ı ebedîdir veyahut daha güzel bir aleme gitmeye bir terhis tezkeresidir. Hiçbir vakit kapanmayan kabir; ya hiçlik ve zulümat-ı ebediye kuyusunun kapısıdır veyahut daha daimî ve daha nûranî bakî bir dünyanın kapısıdır.
İşte, Risale-i Nur, keşfıyat-ı kudsiye-i Kur’aniyenin feyziyle, iki kere iki dört eder derecesinde katiyetle gösterir ki, eceli, îdam-ı ebedîden terhis vesîkasına ve kabri, dipsiz, hiçlik kuyusundan müzeyyen bir bahçe kapısına çevirmeleri, şüphesiz, katî bir çaresi var. İşte bu şareyi bulmak için bütün dünya saltanatı benim olsa bilatereddüt feda ederim. Evet, hakîki aklı başında olan feda eder.
İşte, efendiler, bu mesele gibi yüzer mesail-i îmaniyeyi keşf ve izah eden Risale-i Nur’a, evrak-ı muzırra gibi-haşa yüz bin defa haşa!-siyaset cereyanlarına alet edilmiş garazkar kitaplar nazarıyla bakmak, hangi insaf müsaade eder, hangi akıl kabul eder, hangi kanun iktiza eder? Acaba istikbal nesl-i atîsi vé hakîki istikbal olan ahiretin ehli ve Hakim-i Zülcelali, bu suali, müsebbiblerinden sormayacaklar mı? Hem, bu mübarek vatanda bu fıtraten dindar millete hükmedenler, elbette dindarlığa taraftar olması ve teşvik etmesi, vazife-i hakimiyet cihetiyle lazımdır. Hem madem, laik cumhuriyet, prensibiyle bîtarafane kalır ve o prensibiyle dinsizlere ilişmez; elbette dindarlara dahi bahaneler ile ilişmemek gerektir.
Salisen: Bundan on iki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte namındaki mücahedatımı takdir edip, beni oraya istediler. Gittim. Gidişatları, benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi.