Tarihçe-i Hayat Yedinci Kısım: Afyon Hayatı

ve âhiretleri için bana rızâ-i Ilâhî dairesinde yardım etmişler. Pekçok takdire müstehak iken, böyle muâmeleler, hattâ kışı dahi hiddete getirdi.
Hem, medâr-ı hayrettir ki, bu defa da yine bir cemiyet vehmini tekrar ileri sürüyorlar. Halbuki üç mahkeme bu ciheti tetkik edip berâet vermekle beraber, mâbeynimizde böyle medâr-ı itham olacak hiçbir cemiyet, hiçbir emâre; mahkemeler, zâbıtalar, ehl-i vukuflar bulmamışlar. Yalnız bir muallimin talebeleri ve dârü’i- fünun şâkirtleri ve Kur’ân dersini veren hâfızın hıfza çalışanları gibi, Risâle-i Nur talebelerinde de bir uhrevî kardeşlik var. Bunlara cemiyet nâmını veren ve onunla itham eden bütün esnaf ve mekteplilere ve vâizlere siyasî cemiyet nazarıyla bakmak gerektir. Bunun için, ben, böyle asılsız ve mânâsız ithamlarla buraya hapse gelenleri müdâfaa etmeye lüzûm görmüyorum. Yalnız, hem bu memleketi, hem âlem-i Islâmı çok alâkadar eden ve maddî ve mânevî bu vatana ve bu millete pek çok bereket ve menfaati tahakkuk eden Risâle-i Nur’u üç defa müdâfaa ettiğimiz gibi, tekrar aynı hakîkat ile müdâfaamı menedecek hiçbir sebep yok. Ve hiçbir kanun ve hiçbir siyaset yasak etmez ve edemez. Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, herbir asırda üp yüz elli milyon dahil mensupları var. Ve hergün, beş defa namazla, o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar; kudsî programıyla, birbirinin yardımına duâlarıyla ve mânevî kazançlarıyla koşuyorlar. Işte biz, bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efrâdındanız. Ve husûsi vazifemiz de, Kur’ân’ın îmânî hakîkatlerini tahkîkî bir sûrette ehl-i îmâna bildirip, onları ve kendimizi îdâm-ı ebedîden ve dâimî ve berzahî haps-i münferidden kurtarmaktır; sâir dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medâr-ı ittihâmımız olan cemiyetpilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cemiyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz. Ve dört mahkeme inceden inceye tetkikten sonra, o cihette bize berâet vermiş.

Evet, Nur Şâkirtleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermişim ki; şahsıma değil bir makam, şân ü şeref ve şöhret vermek ve uhrevî ve mânevî bir mertebe kazandırmak; belki bütün kanaat ve kuvvetimle, ehl-i îmâna bir hizmet-i îmâniye yapmak için, değil yalnız dünya hayatımı ve fânî makamâtımı, belki lüzûm olsa âhiret hayatımı ve herkesin aradığı uhrevî ve bâkî mertebeleri fedâ etmeyi, hattâ Cehennemden bâzı bîçare ehl-i îmanları kurtarmaya vesîle olmak için, lüzûm olsa Cenneti bırakıp Cehenneme girmeyi kabul ettiğimi hakîki kardeşlerim bildikleri gibi, mahkemelerde dahi bir cihette ispat ettiğim halde, beni bu ittihamla Nur ve îman hizmetime bir ihlâssızlık isnad etmekle ve Nurların kıymetlerini tenzil etmekle-milleti onun büyük hakîkatlerinden mahrum etmektir. Acaba bu

Mü’minler birbirlerinin kardeşidir. (Hucurât Suresi:10.)