altında gâyet dağdağalı bir hayat yaşamak için gâyet pefışan bir maişet içinde kalbe, vicdâna en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemâdî zevâl ve firak belâsını çekmek içinde ehl-i gaflet için zulümat-ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar. Birer birer ve tâife tâife o zulümat kuyusuna atılıyorlar.
İşte bu insan âlemini bu zulümat içinde gördüğüm anda, kalb ve ruh ve aklımla bütün letâif-i insâniyem, belki bütün zerrat-ı vücûdum feryâd ile ağlamaya hazır iken; birden Kur’ân’dan gelen nur ve kuvvet-i îmân o dalâlet gözlüğünü kırdı, kafama bir göz verdi. Gördüm ki:
Cenâb-ı Hakkın Âdil ismi, Hakîm burcunda; Rahmân ismi, Kerîm burcunda; Rahîm ismi, Gafur burcunda-yâni mânâsında; Bâis ismi, Vâris burcunda; Muhyî ismi, Muhsin burcunda; Rab ismi, Mâlik burcunda birer güneş gibi tulu ettiler. O karanlıklı insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umumunu ışıklandırdılar, şenlendirdiler Cehennemî hâletleri dağıtıp nurânî âhiret âleminden pencereler açıp o perişan insan dünyâsına nurlar serptiler. Zerrât-ı kâinat adedince "Elhamdülillâh, E’ş-şükrü Lillâh" dedim. Ve aynelyakîn