Sözler Otuz Üçüncü Söz

Çünkü, zemindeki zîhayatlara levâzımât-ı hayatiyeyi emr-i Rabbânî ile pişiren güneşten ve takvimcilik eden kamerden tut, tâ ziyâ, hava, mâ, gıdânın zîhayatların imdadına koşmalarına ve nebâtâtın dahi hayvanâtın imdadına koşmalarına ve hayvanât dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ âzâ-i bedenin birbirinin muâvenetine koşmalarına ve hattâ gıdâ zerrâtının hüceyrât-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar câri olan bir düstur-u teâvün ile, câmid ve şuursuz olan o mevcudât-ı müteâvine, bir kanun-u kerem, bir nâmus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gayet hakîmâne, kerîmâne birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-i hâcetine cevap vermek, birbirini takviye etmek; elbette, bilbedâhe, birtek, yektâ Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun hizmetkârları ve memurları ve masnu’ları olduklarını gösterir.
İşte, ey bîçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?
On Birinci Pencere


Bütün ervâh ve kulûbun dalâletten neş’et eden ızdırâbât ve keşmekeş ve ızdırâbâttan neş’et eden mânevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hàlıkı tanımakla olur. Bütün mevcudâtı birtek Sânia vermekle necât buluyorlar. Birtek Allah’ın zikriyle mutmaîn olurlar.
Çünkü, hadsiz mevcudât birtek zâta verilmezse, Yirmi İkinci Sözde katî ispat edildiği gibi, o zaman, her birtek şeyi hadsiz esbâba isnad etmek lâzım gelir ki; o halde birtek şeyin vücudu, umum mevcudât kadar müşkül olur.
Çünkü, Allah’a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbâba vermek lâzım gelir. O vakit, bir meyve kâinat kadar müşkülât peydâ eder, belki daha ziyâde müşkül olur. Çünkü, nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkülât olur ve yüz nefer, bir zâbitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur; öyle de, çok muhtelif esbâbın birtek şeyin icâdında ittifakları, yüz derece müşkülâtlı olur. Ve pekçok eşyanın icâdı, birtek zâta verilse, yüz derece kolay olur.
İşte, mahiyet-i insaniyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdıraptan kurtaracak, yalnız tevhid-i Hàlık ve mârifet-i İlâhiyedir.
Mâdem küfürde ve şirkte nihayetsiz müşkülât ve ıztırâbât var; elbette o yol muhâldir, hakikati yoktur. Mâdem tevhidde, mevcudâtın yaratılışındaki suhûlete ve kesrete ve hüsn-ü sanatına muvâfık olarak, nihayetsiz suhûlet ve kolaylık var; elbette o yol vâcibdir, hakikattir.

Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur. (Ra’d Sûresi: 28.)