Tarihçe-i Hayat Altıncı Kısım: Emirdağ Hayatı

zehirlendirmek vâsıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat, inâyet-i Ilâhiye ile Nur şâkirtlerinin duâları, tiryak gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plânı akîm bıraktı. O maddî ve mânevî zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte hiçbir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler kanun nâmına, hükûmet nâmına yapılmadığı halde, damarlarıma dokunduracak tarzda mütemâdiyen tarassudlarla, herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtar edildi ki; bu zâlimlere hiddet değil, acımalısın. Onların herbirisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azap yerinde bin derece fazla bâkî azaplara ve maddî ve mânevî cehennemlere mâruz kalacaklar. Senin intikamın, bin defa ziyade onlardan alınır. Ve bir kısmı-aklı varsa-dünyada da kaldıkça geberinceye kadar vicdan azabı ve îdâm-ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terk ettim, onlara acıdım, "Allah ıslah etsin" dedim.
Hem, bu azap ve işkenceler pek büyük sevap kazandırmakla beraber, Risâle-i Nur şâkirtleri yerine ve onların bedeline benimle meşgul olup yalnız beni tâzib etmeleri, Nurculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb-ı Hakka şükrediyorum. Ve müthiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.
Dördüncüsü: Senin mektubunda, benim istirahatimi ve eğer iktidârım olsa benim Şam ve hicaz tarafına gitmeme dâir sizin hükûmet-i hâzıraya mürâcaat maddesi ise...
Evvelâ: Biz îmânı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı; çünkü, en ziyâde burada ihtiyaç var. Binler rûhum olsa, binler hastalıklara müptelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin îmânına ve saadetine hizmet için burada kalmaya-Kur’ân’dan aldığım dersle-karar verdim ve vermişiz.
Sâniyen: Bana karşı hürmet yerine hakaret görmek noktasını, mektubunuzda,
"Mısır’da, Amerika’da olsa idiniz, tarihlerde hürmetle yâd edilecektiniz" diye yazıyorsunuz.

Azîz, dikkatli kardeşim,
Biz, insanların hürmet ve ihtirâmından ve şahsımıza âit hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden, mesleğimiz îtibâriyle cidden kaçıyoruz. Husûsan, acîb bir riyâkârlık olan şöhretperestlik ve câzibedar bir hodfüruşluk olan tarihlere şâşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esâsı ve mesleği olan ihlâsa zıddır ve münâfìdir. Onu arzulamak değil, bilâkis şahsımız îtibâriyle ondan ürküyoruz. Yalnız Kur’ân’ın feyzinden gelen ve i’câz-ı mânevîsinin lemeâtı olan ve hakîkatlerinin tefsiri bulunan ve tılsımlarını açan Risâle-i Nur’un revâcını ve herkesin ona ihtiyacını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdir etmesini ve onun pek zâhir mânevî kerâmâtını ve îman noktasında, zındıkanın bütün dinsizliklerini