Tarihçe-i Hayat Altıncı Kısım: Emirdağ Hayatı

mecbur ediyor. Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i istinad olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muârızlarım kusurlu şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Halbuki, o düşmanlar, dîvâneliklerinden, yine her nevî desîselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmaya çalıştıkları halde, Nurların fütuhâtına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bâzı zaif ve yeni müştakları bulandırsa da vazgeçiremiyorlar.
Bu hakîkat için, hem bu zamanda enâniyet ziyâde hükmettiği için, haddimden çok ziyâde olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem, kardeşlerimin bu bîçare kardeşlerine verdiği makam-ı uhrevî, hakîki dînî makam ise, Mektûbât’ta Ikinci Mektubun âhirindeki kaideye göre, "Şahsıma verdikleri mânevî hediye olan kemâlâtı, eğer-hâşâ-ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabul etmemek lâzım geliyor." Hem, kendini makam sahibi bilmek cihetinde enâniyet müdâhale edebilir...
Birşey daha kaldı ki; dünya cihetinde, "Hakaik-ı îmâniyenin neşrindeki vazifedar, makam sahibi olsa, daha iyi tesir eder" denilebilir. Bunda da iki mânî var:
Birisi: Farazâ velâyet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mâhiyetindeki ihlâs ve mahviyete münâfîdir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahâbeler gibi izhâr ve dâvâ edemezler; onlara kıyas edilmez.
Ikinci Mâni: Pekçok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz’î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahip olsa, Nurlara ve hakaik-ı îmâniyenin fütuhâtına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrandır. Ehl-i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakîkatleri bilmedikleri için, şerefli, izzetli Eski Said’i düşünüp, mütemâdiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihânet ve tenkîs etmekle meşgul oluyorlar, bâzı mutaassıp enâniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar; güyâ Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki, Nurları daha ziyâde parlattırmaya vesîle oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur’ân güneşinin menbâından nurları alıyor.
Said Nursî


Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Bu şâşaalı baharın çiçeklerini temâşâ etmek için, araba ile bir-iki saat geziyorum. Hiç hayatımda görmediğim bir tarzda bütün çiçekli otlar, âdetin fevkınde bir tarzda büyümüş, çiçekler açmış, tebesümkârâne tesbihât edip lisân-ı hâl ile Sâni-i