Dört senedir burada taht-ı nezarette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görünmedi. Demek Kur’an-ı Hakîmin hizmetinin bütün siyasetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibaret ólan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.
Adem-i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, bir nevî haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikab etmek istemem.
Üçüncü Sualiniz:
Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lakaydsın? Bu kadar, safahat-ı aleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahatı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor musun ki, sükût ediyorsun?
Elcevap:
Kur’an-ı Hakîmin hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyaset aleminden menetti; hatta düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa, bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku elimi tutup menedememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alakam yok; çoluk çocuğumu düşüneceğim yok, malımı düşüneceğim yok, hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakar bir şöhret-i kazibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet. Kaldı ecelim; o, Halık-ı Zülcelalin elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi, birisi şöyle demiş:
Belki hizmet-i Kur’an, beni hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten menediyor. Şöyle ki:
Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’an’ın nûruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kafile-i beşer, düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selametli bir yolda gider, bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş, bir kısm-ı ekseri o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor, düşerek kalkarak gider; ta boğulur. Yüzde sekseni ise bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder. Fakat mütehayyirdirler; selametli yolu göremiyorlar.
İşte bunlara karşı iki çare var:
Birisi, topuz ile sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
İkincisi, bir nur göstermekle mütehayyirlere selamet yolunu irae etmektir.
Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam elinde topuz tutuyor. Halbuki, o bîçare mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de, bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, "Acaba
Emir Ebu Ferras el-Hamdanî’nin şiiri. (M. Bahaeddin EI- Amili, EI-Keşkûl, 2/200.) Manası: Biz öyle insanlarız ki, bizim için işin ortası yoktur. Biz ya önünde yer alırız, ya da ölür kabre gideriz.