DÖRDÜNCÜ İŞARET:
Elli altmış risaleler öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki, değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tedkîke vakit bulamayan bir insanın, belki büyük zekalardan mürekkep bir ehl-i tedkîkin sa’y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda telifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet olduklarını gösteriyor. Çünki, bütün bu risalelerde, bütün derin hakaik, temsilat vasıtasıyla, en amî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki, o hakaikın çoğunu, büyük alimler, "Tefhim edilmez" deyip, değil avama, belki havassa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakîkatleri en yakın bir tarzda, en amî bir adama ders verecek derecede, benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zahir hakîkatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû-i iştihan tasdik etmiş bir şahsın elinde bu harika teshîlat ve sühûlet-i beyan, elbette bilaşüphe bir eser-i inayettir ve onun hüneri olamaz ve Kur’an-ı Kerîm’in i’caz-ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlat-ı Kur’aniyenin bir temessülüdür ve in’ikasıdır.
BEŞİNCİ İŞARET:
Risaleler umûmiyetle pekçok intişar ettiği halde, en büyük alimden tut, ta en amî adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir velîden tut, ta en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakat-ı nas ve taifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri halde, tenkit edilmemesi ve her taife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inayet-i Rabbaniye ve bir keramet-i Kur’aniye olduğu gibi, çok tedkîkat ve taharriyatın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalade bir süratle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser-i inayet ve bir ikram-ı Rabbanîdir.
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki, On Dokuzuncu Mektubun beş parçası, birkaç gün zarfında, hergün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte, hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması, hatta en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam kelimesinde zahir bir hatem-i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz üç dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış. Ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde, bir bağda yazılmış. Ve Yirmi Sekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması, ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zahir hakîkatleri dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Husûsan o sıkıntıya hastalık da ilave edilse, daha ziyade beni dersten, teliften menetmekle beraber, en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en süratli bir tarzda yazılması, doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-i Kur’aniye olmazsa, nedir?
Hem, hangi kitap olursa olsun, böyle hakaik-ı İlahiyeden ve îmaniyeden bahsetmiş ise, alaküllihal, bir kısım mesaili, bir kısım insanlara zarar verir; ve zarar verdikleri için, her mesele herkese neşredilmemiş; halbuki, şu risaleler ise, şimdiye